KUTSALLARA SALDIRMANIN NETİCELERİ
Yukarı
KUTSALLARA SALDIRMANIN NETİCELERİ
Muhammed Zeki Mirzaoğlu

KUTSALLARA SALDIRMANIN NETİCELERİ

Bu içerik 409 kez okundu.

      Allah, “Onların Allah'tan başka yalvardıkları tanrılarına hakaret etmeyin ki, onlar da cahillik ederek hadlerini aşıp Allah'a hakaret etmesinler.” (En’am:108) diyor. Burada siz onların kutsadıklarına saldırmayın. Onların kutsadıklarına sövdüğünüz takdirde onlar da nefret edip sizden uzaklaşacaklar ve inatlarını artıracaklardır. Ayetin devamında “İşte biz, her ümmete yaptıklarını süsledik” deniliyor. Kutsallarınıza saldıracak durumdaysalar, Müslümanların onların kutsallarına saldırmaları caiz değildir. Çünkü böyle bir şey, masiyete itmek ayarındadır. Hz. Ömer, “akrabalık bağı kesilir korkusuyla akrabalar arasında hükmü kestirip aymayız” (Kurtubi) demiştir. 

      Ayette, herhangi bir menfaatin, büyük bir zarara yol açtığı takdirde terk edilmesi gerektiğine işaret vardır. Hadiste, “Kişinin, anne ve babasına sövmesi, büyük günahlardandır” Sahabeler: “Ey Allah’ın Rasulü, kişi nasıl olur da anne ve babasına söver?” diye sorunca Peygamber; “Kişi başkasının anne ve babasına söver, sövdüğü adam da onun babasına ve annesine söver.” (Müslim, Tirmizi) denilmiştir. 

      İletişim dili, kavramlar ve deyimler, bilgiyi veren ile onu alanın ortaklaşa kullandıkları manalar ve işaretlerdir. Bilgi veya haber ancak alan onu anladığı ve doğru yorumladığı zaman amacına ulaşır. Aksi halde yanlış anlaşılmalarla iletişim bozulacaktır. Hatip çoğu zaman farkına varmaksızın kullandığı kavram ve deyimlerin, cemaat tarafından nasıl anlaşıldığına dikkat etmelidir. Gaza gelerek bir anlık boşalmanın cezasını sadece kendisi ödemez! Ayasofya imamının yapmış olduğu bir anlık gereksiz konuşmanın faturasını şu an bütün Müslümanların kutsallarına hakaret edilerek ödetiliyor. Bilmez misiniz ki din yobazları olduğu gibi bu memlekette başka yobazlar da vardır! 

      Can Dündar ve Yılmaz Özdil “Atatürk en büyük savaşı İslam’a karşı verdi” der. Kaftancıoğlu Atatürk demez ve kendisini suçlayanlara "klavye Atatürkçüsü" sözleriyle tepki gösterir. CHP Bursa Milletvekili, “Unutmadık, asla unutmayacağız! Dersim katliamında yitirdiğimiz canları saygıyla anıyorum.” der, Yavuz Bülent Bakiler Atatürk'ün Kur’an’ın Türkçeye çevirme nedeninin “o Arapoğlu'nun ne yaveler yediğini görsünler” dedi der. Murat Bardakçı Atatürk'ün “Gökten indiği sanılan kitapların dogma ve hurafe” olduğunu söyler. Ahmet Anapali ayni şeyleri söyler ve hepsinin ortak Kanaatları birilerinin bunları söylemesi gerekir derler ve sosyal medyada servis edilir bir şey olmaz! Fakat bir imam ayet okur vay sen misin bunu söyleyen Atatürk'ü ima ettin derler ve İslam’a saldırırlar. Bu nasıl bir gericilik yobazlık? 

      Kur’an’ın üçte biri kafir ve müşriklerle ilgilidir, Müslümanlar Allah’ın kitabını okumayacaklar mı? Tarafınızdan yakıştırılan, II. Abdülhamid’in hafiyelerinin halk arasında gezerken birinin, arkadaşına “bugün hava bulutludur” demesi üzerine, hafiyelerin onu sorguya çekip, “yağmur yağdığı zaman su toplanır ve ördekler içinde yüzer, onun için sen padişahın burnu ördeğin gagası gibidir dedin” demelerinin sizdeki ruh halidir. Yeter artık sizin yobazlığınız yüzünden “başkomutan” değer kaybına uğruyor! Erbakan “zafer kazanmış Romalı komutan gibi” deyimini söylediği zaman vay bizim Türk komutanlarımız yok mu? diye, dönemin yobazları tarafından vaveylalar koparılmıştı. Erbakan Türk komutana kibir ve gururu yakıştırmamıştı, Türk komutana mütevazilik yakışır, Peygamber de Mekke’yi fethettiği zaman gururlu bir şekilde değil hayalı ve mütevazı bir şekilde şehre girmişti, Türk komutan da o Peygamber’in ümmetindendir.  

      Hiç kimse, mühendislerin, doktorların, avukatların vb. İşine karışmaz, onlar daha iyi bilir derler. Doğru olan da budur.  “Eğer bilmiyorsanız bilgi sahibi olanlara sorun.” (Nahl:43) diyor Allah. Ama herkes din konusunda alimdir ve herkes din konusunu bilenlere bırakmıyor. Diyanet işleri Zina hakkında konuşur herkes karışır, livata (kuneklik) ve faiz hakkında konuşur, herkes karışır olmuştur. Ulu önderlere bağlanan kimseler tam bir bilgisizlik (cehalet) sonucu, kendi liderlerine sövüldü diye, varlık aleminin yaratıcısı yüce Allah’a dil uzatmaya, böylelikle ‘haddi aşma ’ya kalkışırlar. 

      Eleştiriye konu olan inançlar, kutsalların tahkiri, tahrike yol açar. Onun için başkalarının içten bağlandığı, taptığı varlıklara sövüp küfretmek doğru değildir, çünkü tahrik onların Allah’a ve kutsallara dil uzatmalarına yol açabilir. Allah, Musa’ya tanrılığını ilan eden Firavuna bile “Yumuşak söz” (Taha:44) söylemeyi öğütlemiştir. Tatlı söz bazen yılanı bile deliğinden çıkarabilir. Vakti gelmeden önce mükâfat beklemek beyhudedir. Hz. Peygamber kabede 360 put (Buhari) bulunmasına rağmen namaz kılardı, Mekke fethinde ise bütün putları devirdikten sonra namaz kılmıştır.  

      Tahkir ve tahrik insanları dinden soğutmaya yol açar, bu ise hidayet bulması mümkün olan insanların önünü keser. Doğru bir mesaj üslup hatası, kaba yollar takip edilerek aktarılmaya çalışıldığında yanlışa davet çıkarır, maksat hasıl olmaz. Bir yanlış veya batılın kaba tasviri onun savunulması gibi hikmete aykırı neticelere yol açabilir, ayrıca kötülemeye, tahkir etmeye gerek yoktur. 

      Hz. Peygamber’in “Bu dini tüm yönleriyle öğrenmeyen bu dini savunamaz” (Ahmed) lütfen ya hayır konuşun ya da susunuz. Yoksa zarar verirsiniz. Biri yapar diğeri yıkarsa bu bina tamamlanmayacaktır. Davetçinin dili küfür dili değildir, insanların akıllarının algılayacağı kadar (Müslim) muameleye tabi tutmak sünnet gereğidir. Yine her makamın bir konuşması vardır (Deylemi) sözleri sünnet menşelidir. Her dediğin doğru olsun ama her doğruyu her yerde söylemeyin, sözleri (Nehcul belağa) Hz. Ali’ye aittir. Muhammed Gazali'ye, “Üstat namaz kılmayanın hükmü nedir?” Gazali, “Elinden tutup 0nu camiye götürmektir” dedikten sonra “Biz kadı değil davetçiyiz” demiştir. Kadı (hâkim) olayları araştırır davanın haklı ve haksızını ortaya çıkarmak için, ama davetçi ise insanları kazanmak için tebliğini yapar. Bir doktorun hastasını hayata kazandırmak için çırpınışının aynısı gibidir. 

      İnanç ve hayat tarzı temelinde farklılaşma beşerî tabiatın gereğidir ve çeşitliliktir. Eğer barış içinde ve bir arada yaşama iradesi gösterebilirlerse, belki zaman içinde karşılıklı etkileşim sağlanır ve ilahi yasa hükmünü icra edip hakkın batıl üzerindeki galebesi mümkün olur. Bu imkânın baki kalması için, karşılıklı inanç mensupları arasında ‘ihtiram ilişkisinin geçerli olması lazım. Mensuplar birbirlerinin hukukuna riayet edecekler, özellerine ve sivil alanlarına saygı gösterecekler ve karşılıklı diyalog ve iyilik ilişkisini geliştirmeye çalışacaklardır. İnançların hakaretlere maruz kalması arzulanır bir durum değildir. Çünkü tahkir ve tahrik inatlaşmaya, kin ve nefrete, düşmanlık ve çatışmalara yol açar. Eleştiri, tenkit ve müzakere faydalıdır, bunu yaparken hikmetli söz, güzel öğüt verme yolu tutulmalı, mücadeleyi en güzel, en estetik düzeyde sürdürülmelidir. Vesselam. 

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...